31 Aralık 2012 Pazartesi

en güzel yıllar hep bizim olsun.yaşadıkça,bizimle beraber yaşayan herşey istediğimiz gibi olsun :)

30 Aralık 2012 Pazar

belki ya da keşke...

                      Aniden esen soğuk bir rüzgar titretince seni anlarsın pencerenin açık kaldığını.O ana kadar evin soğukluğu,rüzgarın uğultusu ya da sokağın sesi değildir seni kendine getiren.Belki görürsün.Ancak her seferinde yanından geçip gider;kapatmayı düşünmessin,önemsemezsin.Ne zaman ki üşürsün,ancak o zaman kapatırsın.Tıpkı hayatındaki tüm uğultulara,kötü gidişlere,anlamsız konuşmalara,zamansız ziyaretlere,gidişlere kulak tıkadığın gibi.Ne zaman ki titrersin,sarsılırsın,yıkılırsın,o zaman dönüp bakarsın neler oluyor diye.
                      İşte o zaman sorarsın bu uğultuların nereden geldiğini,işlerin neden kötüye gittiğini,insanların neden konuştuğunu,zamansız gelenleri,sorgusuz gidenleri....O zaman bunlara bir anlam yüklemeye çalışırsın.Tüm belirtiler bir bir anlam bulmaya çalışır zihninde.Oysa iş işten geçmiştir.O titreme olmadan pencere kapansaydı;kişi sarsılmadan önce sorgulasaydı,anlamaya çalışsaydı."keşke" kelimesi hiç söylenmemiş mi olacaktı?
                      Herşeyde,her zaman bu kadar temkinli olmak elbette zor.O halde farkındalık mı bunun adı.Herşeyi bilerek,anlayarak yaşamasımı.Elbette herşeyi anlamlandırmak yorar insanı.Sürekli kontrollü yaşamak.Ancak hayat bize ipuçları verir.Aslolan onları doğru yerde,doğru zamanda yakalamak.Belki hayatımızdaki "keşke"lerin sayısı azalır;ya da belki zaten elimizden geleni yapmışızdır.
akdenizin yaz sıcağında elimde kitap,üniversite yıllarımdan kalma hoş bir şarkı.
...ve şöyle dedi bilge:"insanların yalanlarıyla mutlu olma...kendi yalanına bile sakın inanma."
OMAYRA
"git" dedi bilge."herkesin gittiği gibi git"..."ama herkesin gittiği yollardan gitme"...
OMAYRA
                                              Pazar günlerini oldum olası sevmem.Sanki sihirli bir değnek,hareket halindeki tüm nesleri olduğu yerde sabitliyor;herşeyin sesi kısılıyor; ve dünya üzerindeki tüm canlılar uyku moduna alınıyor :)
                                               Komik;ama pazar kahvaltıları da aynı ölçüde can sıkıcı gelir bana.Eline gazetesini alıp saatlerce kahvaltı sofrasında oturan biri değilim zaten.Ayarı iyi tutturulmuş güzel bir sabah kahves,bir yudumda olsa günün sıkıcılığını unutturuyor.
                                                Sanırım günün kasvetine inat,en güzel şey size huzur veren birileriyle zaman geçirmek.İşte bu yüzden Kızımla güzel bir plan yaptım :) Bakalım anne-kız bugün bizi ne maceralar bekliyor :)

29 Aralık 2012 Cumartesi

"Dostoyevski epilepsi hastası, homofbik ve iflah olmaz bir kumarbazdı.

Oğuz Atay sevdiği kadına yakın olabilmek uğruna karısından boşanıp sevdiği kadının kocasıyla arkadaş oldu evlerine daha sık gidebilmek için.

Salinger yaklaşık kırk yı...
l evinden dışarı adım atmadı, tek bir kare bile fotoğrafı çekilemedi.

Yusuf Atılgan Türk Edebiyatının kilometre taşları sayılabilecek iki büyük eseri yazdıktan sonra (Anayurt Oteli ve Aylak Adam) insanlara küstü, bir köye yerleşip otuz yıla yakın neredeyse tek bir satır bile yazmadan çiftçilik yaptı.

Althusser elli yıldır birlikte olduğu ve taparcasına sevdiği karısı Helen'i bir sabah yanıbaşında uyurken elleriyle boğdu, bu boktan hayata daha fazla katlanmasına seyirci kalmaması için.

Stephan Zweig'de tıpkı Althusser gibi yaptı, tek farkla, o tabanca kullandı karısı ve kendisi için.

İnsan ırkına duyduğu güvensizlik Walter Benjamin'i Fransa sınırında kendi kafasına sıkmaya zorladı.

Hemingway yalancının tekiydi, Jean Genet gasptan tecavüze kadar bulaşmadık suç bırakmadı ve ömrünün yarısını hapiste geçirdi.

Kierkegaard çok sevdiği nişanlısı Regine Olsen'i terk etti, çok sevdiği için. Ömrü boyunca hep acı çekti bu yüzden ama soranlara da yaptığının doğru olduğunu söyleyip durdu. O kadar çok seviyordu ki Regine'i ve o kadar nefret ediyordu ki kendisinden, evlenip onun kendisine 'maruz kalmasına' izin veremezdi!.."
                                   İnsanların yaşadıklarımı onları sanatçı yapan yoksa sanatçı olduğu için mi bunları yaşadılar?Sanırım hepsinin altında sıradan olmamak yatıyor.
OMAYRA
Biraz spesifik,biraz demogojik,biraz estetik,hatta bezan filozofik,bazende optimik...düşünüyorum....öyleyse varım.
bir varmış bir yokmuş...bir var olmuş bir yok olmuş...bir var olmak istemiş bir de bakmışsın yok olmuşş...sonra ne olmuşşş...yokmuş... :(
OMAYRA
"sessiz insanlardan kork" dedi bilge. "çünkü onların can alıcı silahları sustuklarıdır."
OMAYRA
"Hoşça'kalmak ne demek?" dedi adam..."hoşça bıraktığın bir anda söylüyorsan bunu,bıraktığım gibi kal demektir.ama yaralıysa kişi,acı çekiyorsa sadece hoşça'kalmasını umut ediyorsun demektir"...
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!
Cahit Sıtkı Tarancı

                                                                  

                                                                      SANAT YAPTIM OLDU MU?
                    
                            İlkçağlarda insan,yaşadıklarını,doğal gereçlerle,kendisi ve diğer insanlar için,kendine özgü bir  biçimde mağara duvarlarına resmetmeye başladı.İlk çizginin ve resmin keşfedildiği o günden sonra,zamanla bu olay daha bilinçli ve amaçlı olarak yapılmaya başlandı.Artık "sanat" diye adlandırılan bu eylem,beraberinde onlarca akım,görüş,düşünce ortaya çıkarmış ;yüzlerce yeni sorular sordurmuş ve kitaplar yazdırmıştır.
                           Sanatın ne olduğu,nasıl yapıldığı,amacı,çeşitleri,metafizik,felsefi,soyut-somut,görsel,estetik anlamları hep sorgulandı.Sorgulanıyor da.Bu sorunsallar ve bunlara verilen cevaplar her çağa,her millete ve kültüre göre değişmekle birlikte;teknolojinin ve globalleşmenin,popüler kültürün,siyasetin,doğanın, kısacası dünya üzerinde yaşanan müsbet ya da menfi her olayın sanatı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediği görülmüştür.Yani değişen herşeyle birlikte sanatta,yeni anlamlar ve boyutlar kazanmıştır.
                           Günümüz şartlarında,teknollojinin hızla ilerlemesiyle,herşeyin çiğnenmeden yutulması ve aynı hızla geri boşaltılması (!),insanların duyarsızlaşması,savaşlar,açlık,bozuk siyasetler de sanatın şu an ki durumununne olduğu,nasıl yapılması gerektiği,neye sanat denilip neye denilemeyeceğigibi sorunsalları da beraberinde getirmiştir.Döneminde "İnsanların korkunç duygularını renklerle anlatıyorum." diyen Van Gogh,şimdi,optik ortamlarda,teknolojinin nimetlerinden sonuna kadar yararlanılarak yapılan sanatı görseydi ne derdi acaba?Ya da "Ateşin yaktığını sınayarak bilen insan,toprakta yaptığı çömleği pişirir ki;bu da artık sanattır."diyen Aristotales,Dushump'ın "pisuvar" ını görse hala sanat için aynı görüşte olur muydu?Her ne olursa olsun değişen zaman olmamalı yalnızca.Elbette ki sanatta değişecek ve gelişecek...
                          Diğer herşey gibi sanatında hızla tüketildiği,üretilen herşeye sanat denildiğigünümüz popüler kültüründe gerçekleşen tartışmalardan biri de "yüksek sanat,popüler sanattan daha mı değerlidir?" tartışmasıdır.Aslında burada tartışılacak şey "sanat popüler kültürün,emperyalizmin bir oyuncağı olmalı mıdır?" ya da daha doğru bir değişle "üretilen her popüler eser-obje sanat mıdır?" sorularının irdelenmesidir.
                          Tüm estetikçiler,sanat tarihçileri,kuramcıları ve eleştirmenleri hatta sanatçılar "sanat nedir?,ne içindir?" sorularını bir temele oturtmuş; her boyutuyla ele alıp incelemiştir.O halde "Müslüm Gürses sanatçı mıdır?"ya da "Hadise'nin şaekısı sanat eseri midir?" gibi soruları hala tartışıyor olmamız sizce de garip değil mi?Ya da gelenek ve kültürümüzün ayaklar altına alındığı,Türkçemizin katledildiği,masum duyguların son derece dejenere ve yoz yaşandığı pembe dizilerimiz,hangi kaliteli bi oyuncunun,yönetmenin filminden,sanat görüşündenveya hangi sinema akımından etkilenilerek çekilmiştir?Elindeki fırça ve boyalarla,alakasız bir renk kombinasyonuyla,doğayı birebir kopya eden,her resmi bir öncekinin neredeyse tıpkıbasımı olan ve kendini sanatçı olarak nitelendiren vatandaşın,sanatın ne olduğuyla ve realizm ilgili bi fikri var mı acaba?Bilgisayar programının birkaç notayı bir araya getirerek yaptığı melodiye,0-3 yaş çocuklarının diyaloglarına benzeyen sözleri yapıştıran şarkıcının,Beethonev'den ,Suna Kan'dan,Neyzen Tevfik'ten haberi var mıdır?Hatta daha ileri giderek,"yemek yapmak sanattır" diyen zihniyet,bunu salt yemek yapmanın zorluğunu anlatmak için mi yoksa yaptığı yemeklerin değerini arttırmak için mi söylemiş?Peki değer nedir?"Altın sudan daha değerlidir;çünkü daha az bulunan birşeydir."der Matthev Collings.
                           Geçmişte ve günümüzde onlarca sanat adamının emeğini,bir kalemde çöpe atmak doğru mudur?Öyleyse işe nerden başlamalı?Eğitimsiz,az okuyan ya da salt şekilcilikle entellektüel kimliğe bürünen insanların çoğunlukta olduğu memleketimde,bu ve buna benzer tartışmaların biteceğini sanmıyorum.O halde elimizden gelen en iyi şey bunu en aza indirgemek.Yazılı ve görsel basının -ki özellikle görsel basının- bu konuda büyük etkisi olduğunu düşünürsek ve bunların da azınlıkta olduğu için eğitilmesinin kolay olacağından,öncelikleonları eğitmek ve düzeltmekle işe başlayabiliriz.Aslında her meslek alanında ve özellikle okullarda sanat eğitimine gereken önemi versek,sanatı çok daha farklı platformlarda,boyutlarda tartışıyor olabiliriz.Eğer bu tartışmaların,insanların sanatı ve sanatçıyı daha iyi daha iyi öğrenmeleri için gerekli olduğunu düşünenler varsa;sanatı yozlaştırmadan,vıcık vıcık etmeden ve alt kültüre indirgemeden tartışalım."İbrahim Tatlıses sanatçı mıdır,değil midir?" sorusundan yola çıkarak sanatı anlamaya çalışan bi zihniyet zaten işin en başında büyük bir yanılgının içine düşüyor.Neyin sanat,neyin olmadığını tartışmadan önce sanatın ne olduğunu bilmemiz gerekmez mi?O halde çağın tüketim tüketim canavarlığının karşısında hala dimdik durmayı başaran yüksek sanatı popüler kültürün asimile etmesinden koruyalım.Sanat elbette ki tartışılmalı,tartışılacak da...Ancak bu zihniyetle değil !
OMAYRA
                              

                                   

KÜÇÜCÜK YA ELLERİ...

                            Elleri küçücüktü ya...Hiç büyümeyecek sandım.Yüzümü okşayan balışlarından acıktığını,susadığını yoksa sevgi mi istediğini anlamalıyım.Küçücüktü ya elleri...Dünyası da öyle.Yemek,içmek,uyumak...Ve en önemlisi sevilmek,güvenmek.
                             Doğduğu anda anlamıştım başka baktığını.Gözlerindeki muzipliğin altında anlam veremediğim bir masumiyet vardı.İnsana hiç yapmam dediği şeyi yaptıran,anneliğin ötesine geçen bir bakış.Bembeyaz yüzü,hep mutlu bakan gözleriyle,minicik dünyasında neler geçiyordu kimbilir aklından.
                              Yaşamak için en güzel nedenlerden bir tanesi.Bebeğim...Özün Dilgem.Canım kızım.Kuzu kafam benim :)
Bazen susmalı insan...Sustukları susması gereken kadar olmalı...
tıpkı düşünmesi gereken düşlediği kadar olduğu gibi...
                           " İnsanları anlamak zor"Şu yaşıma kadar bu lafı ne kadar çok duydum.Gerçekten de öyle mi?İnsanlar gerçekten de anlaşılması zor varlıklar mı?Ne ilginçtir ki bunu söyleyen de yine başka bir insan.
                             Dünya bir tane.Yaşam,her ne kadar kültüre göre farklılık gösterse de bir tane.Gittiğimiz yol belli.Yaptıklarımız.Yapmak istediklerimiz.Amaçlarımız.Duygularımız.Bizi farklı kılan tek şey Bunları yaşayış biçimimiz.E o kadar da olsun.Farklı coğrafyalar,farklı hayatlar,farklı sofralar...ve sonuç:farklı kültürler.Dolayısıyla insanı anlamak aslında o kadar da zor değil.
                             Sınırlar belli.İnsan en fazla ne yapabilir?Gidebildiği yer kadar gider,konuşabildiği kadar konuşur,yiyebildiği kadar yer...ve yaşayabildiği kadar yaşar.Bu kadardır.Hepsi bu.Siz daha önce hiç duymadığınız bir duygu keşfettiniz mi?Ya da başka bir yaşayış şekli?Uçan bir insan gördünüz mü?Sevdiğinden ayrılınca hüzünlenmeyen,öfkelenince bağırmayan ya da çekip gitmeyen,acıkınca yemek yemeyen,mutlu olunca gülümsemeyen...Kafamızı karıştıran ne öyleyse?
                               Bazen kendimizi bile anlamakta zorlanıyoruz öyle değil mi?Aslında anlayamadığımız ne kendimiz ne de başkaları.Aslında anlamaya da çalışmıyoruz.Duyguların en güçlüsü EGO bize bunları yaptıran,düşündürten.Muhtaç birine yardım etmek iyilik değil,vicdani egomuz.Giden birinin arkasından ağlamamız onsuz yapamadığımızdan değil,terkedilme egomuz.Başkalarının başarısını takdir edememe elbetteki kıskançlık egomuz.Kendimizi bile anlamadığımızı söylediğimiz anlarda aslında kendi gerçeğimizle yüzleşememe egomuz.Birini anlamaya çalışmakta yine kendimiz için yaptığımız bir eylem.
                              Sonuç olarak aslında insanları anlamak zorunda değiliz.Zorunluluklar dışında bu hayatımızı sorunsuz kılan bir süreç değil.O halde ne anlamak ne de anlaşılmak derdimiz.Sadece yaşamak belki egolarımız ölçüsünde.
OMAYRA